19.6.18

Okudum, Halide Edib Adıvar, Sinekli Bakkal

kişisel blog
[line] Halide Edib Adıvar'ın ünlü romanı Sinekli Bakkal'ı, 05 Aralık 2017 tarihinde okumaya başladım ve hamdolsun 14 Haziran 2018 de bitirebildim... Günde en az yarım saat kitap okuma rutinim var... Araya başka kitaplar da girince bitmesi uzun süren kitaplardan birisi oldu... Bu demek değil ki, kitap sıkıcı... Bence Cumhuriyet öncesi ve sonrası romanları okumayı sevenlerin keyif alarak okuyacakları özel bir roman... Aşağıda paylaştığım ve spoiler boyutuna ulaşan alıntılar da, romanın kalitesini ortaya koyması bakımından çok önemli birer iktibas olduğunu düşünüyorum...   

Selim İleri'nin önsözüyle yayınlanan ve 476 sayfadan oluşan romanı uzun bir sürede bitirebilmiş olmam münasebetiyle, kitap hakkında yazabileceğim net izlenimlerim yok... Zihnimde sahneleri birbirinden kopuk enstantaneler var... Elimdeki roman Can Yayınları tarafından basılmış ve ben bu yayınevine ait kitapları, yazı karakteri ve puntosunun boyu ya da satırlar arasındaki boşlukların azlığı gibi sebeplerden olsa gerek okumakta zorlanıyorum...  Romanın dili, Cumhuriyet öncesine ait bir roman olması dolayısıyla biraz ağır buna karşın eski kelimelerin günümüz Türkçesine uyarlanmış anlamları kitapta mevcut... Mutlu ve sağlıcakla kalın...
[line]

Okudum, Halide Edib Adıvar, Sinekli Bakkal ve Altını Cizdiklerim... 


Erkekler kendisine pek yüz vermezlerdi. Ne de olsa semtlerinde yetişmiş bir gencin, yüzüne lâdenden ben koyup kaşına rastık, gözüne sürme çekip kırıtması cinsî haysiyetlerine dokunuyordu...

  • Evrende ne varsa hepsi kuruntu ve hayal, yani aynalara vuran yansımalar ve gölgeler...

Malûm ya, akran akrandan azar.

mihrabları yak, Kâbe’yi ateşe ver. Fakat ey insan, ben-i nev’ini incitme! Vehbi Dede nihayet sabık rahibe dönerek alçak bir sesle iddiasını bitirdi:

ateşli adamlar lâzım... Binâ etmek için eskinin enkazını süpürmeli... Fakat bir insan cemaatinde Dede gibi insanlar olmasa acaba ne olurdu? — Niçin mutlak Dede gibi adamlar lâzım olsun, üstâd? — Bu mihnet ve zulüm dünyasında ferdin ruhu bazân sulha, güzelliğe, teselliye muhtaçtır. Bunu da ancak sırlı kuvvetler verebilir.

Güya bir el, kalbinin bağlarını çözmüş, ona, “İstediğin kadar gül, oyna, sevin ve yaşa!” demişti.

Cevizin ötesinde sık sık incir, badem, elma, ayva ağaçları var. Duvarın öteki dibinde patlıcan, domates, soğan, salata tarlası... Dede yüzünü eve çevirdi. Mutfağın ve çardağın üstündeki asma yapraklarına bürünmüş pencere batı güneşiyle kana boyanmış gibi. Çardağın yanlarına, mutfağın kapısına sarılan hanımelleri ve yasemin akşamın ağır havasında bayıltıcı bir koku neşrediyorlar. Etrafta soldaki akasyaların dallarında öten güvercinlerden başka ses yok. Tam bir İstanbul bahçesi. Dede kendini, kendi bahçesinde farz edebilirdi...

Bilse Vehbi Dede’nin mukaddes bir ihtiyaç olduğunu söyleyecek, insani zaafları anlayan, affeden fakat kendisinin bunların üstünde bir aziz olduğunu, bunun için Rabia’ya her zaman teselli ve kuvvet verdiğini anlatacak..

Hayvanlara çok acırdı, ömründe piliç kesmiş adam değildi. Cana kıymak, eziyet etmek –bunlar dairesinin haricinde, vazifesinin haricinde olursa– istikrah ettiği şeylerdi.

Bu çeşit bir adamın İkinci Mabeyinci olması, hem de Padişah’ın teveccüh ve emniyetini haiz olması, göründüğü kadar izahı müşkül bir mesele değildi. O, içtimaî nizamı, tıpkı tabiatın nizamı gibi değişmez ve mutlak telakki ederdi. Padişah, ona göre, içtimaî ve siyasi nizamın bir mümessiliydi.

Huzura girerken Selim Paşa’nın “sopa ile etleri hallaç pamuğu gibi atılan tabanlardan” bahsinin ne kadar münasebetsiz, ne kadar terbiyeye muhalif olduğunu düşünüyordu

Teveccüh-i Şâhâneleri’nin bir nişanesi,” diye fısıldadı.

  • Dünya ona çirkin bir boğuşma meydanı gibi geldi.

Padişah’a, hükümete isyan edenler, ihtilal yapmak isteyenler, hepsi, hepsi aynı çirkin hamurdan yoğrulmuş insanlar ve teşekküllerdi...

hayatını nasıl hercümerc eden bir zulüm ve ceberrut havası içinde geçmişti!

Dünyada bir tek doğru, bir tek eğri vardır. Benim inandığım şeyler doğru, onların inandıkları batıldır.Anladın mı? Yoksa sen de mi o soytarının arkasına gizlenen sefillerdensin?

Peregrini’nin hafızası, geçen yıllarda bu sesin aldığı şekilleri işitti. Rabia, onun için sadece bir sesti, belki. Arada sırada hilkatin, insanların kulağı, gönlü hoş olsun diye hediye ettiği bir ses. O nasıl kısılır? O melodi şelalesi nasıl kurur?

Onun hafızasında resmi geçit yapan Rabialar hiç de birer aksi sadâ değildiler. Onlar o kadar canlı birer realite idiler ki...

  • bidüziye anlatıyor, fakat kız pek dinlemiyordu.

Eşyası daha mutena, daha ince bir zevkin eseri. Halıların, avizelerin adedi o kadar çok değil, fakat her eşya gibi onlar da birer şaheser.

  • Taze bir halayık onu karşıladı ve önünde yürüyerek yol gösterdi.

Biraz da Avrupa’dan gelen her fikri gökten inme naslar diye telakkiye meyyaldi. Hattâ Behire’nin yeni yetişen kızlarını da Türkçe okutmaya lüzûm görmemiş, Fransız mürebbiyeler elinde yetiştirmişti.

Filhakika babasının Şam’daki hayatını tahayyüle başlayınca içine biraz sükûnet geldi.

Herkes memnun olmuş, mütehassis olmuş, fakat Vehbi Dede bir şey söylememiş. Mamafih, Dede de öğlen yemeğine Nejad Efendi’ye davetli. Binaenaleyh öğrenebili...

Niçin mi? Çünkü müminin kalbi ahüzarla, nedametle dolu olmak gerek. Bu mahallede saz sesinden, türküden, kahkahadan geçilmiyor. Senin karın olacak o iblise yok mu? Boyu bir karış iken bile gözü çalgıda, oyundaydı... Hıfzına çalışırken bile gözlerinin içi gülerdi. Bir tanesi ateşten kurtulamayacak... Bir tanesi bile...

Oraya araba ile gelmeye cesareti yoktu. Sinekli Bakkal efkârı umumiyesi buna müsait değildi.

Rabia, ömründe bir köşe daha dönmüş gibi. Köşeleri o hiç sevmez. Dönerken insan asıl kendisini arkada bırakır, köşenin bu tarafında başka bir insan oluverir. Fakat arkada bıraktığı “kendisi” de peşini bırakmaz. Her köşe döndükçe bir yeni benlik... En yenisi en önde, en eskisi en arkada... Art arda yürüyen bir sıra insan... İşte bunların hepsi birden bir tek Rabia.

Sofada üç kişi, hep kendi düşünceleriyle baş başa, sessiz sedasız yemek yediler. Yemek bitince üçü de dışarıdaki sükûtu dinliyor gibi yerlerinden kalkmadılar. Ve birdenbire, bariton bir ses dışarıda, Müse’nin “Ayrılmak biraz ölmektir” şarkısını söylemeye başladı. Rabia bir şey hatırlamaya çalışarak yüzünü buruşturdu. — Bunu bir defa Hilmi Bey, Sabiha Hanım’a söylediydi, dedi. Dürnev’i Beyrut’a götüreceği zamandı.

Bu ağır ve derin bir fikre istinat eden Fuzulî’nin gazelini, o akşam evde olan Mabeyinci’nin ricasıyla söylemişti. Nice yıllardır ser-i kûy-ı melâmet bekleriz Leşker-i sultan-ı irfânîz, velâyet bekleriz... diye başladı. Cîfe-i dünya değil kerkes gibi matlûbumuz Bir bölük Ankâlarız, kât-ı kanâat bekleriz yerine gelince halk coştu.

Kârvân-ı râh-ı tecrîdiz, hatar havfın çekip Gâh Mecnun, gâh ben, devr ile nevbet bekleriz. Sanmanız kim giceler bîhûdedir feryadımız, Mülk-i aşk içre hisâr-ı istikâmet bekleriz...

nazenin sazlara benzeyen insanları köklerinden koparamamıştı. Ma’nevî kuvvetlere derunî teslimiyetin hilkatte en nafiz bir kudret olmadığını kim iddia edebilir.

İstifa ettim. — Hata ettin. Ne olursa olsun, insan başındaki devleti ayağıyla tepmemeli...

Osman, haksız yere anasından dayak yemiş bir çocuk gibi kırılmıştı.

Ve bu günlerde mahallelinin Rabia’ya muhabbeti arttıkça artıyor. Rabia gebe ve gebe kadınların âdetâ kudsî bir vaziyet aldıkları bir küçük arka sokakta yaşıyor. Rabia dünyaya zürriyet getirecek. Ve bir kadın bu yaratıcı devresinde en yüksek hakların sahibidir.

Bir akşam sofrada Rabia’ya bakarak yakasını silkti. Sonra Osman’a dönerek dedi ki: — Sen “aşermek” diye bir lâkırdı vardır, mânâsını bilir misin, Osman? — Hayır. — Bunun kadınlara göre mânâsı ellerine fırsat girdi diye kocalarını Haymana beygiri gibi kullanmak, canlarından bıktırmak. Yalnız kocalarına olsa... Dünyanın başına belâdırlar. Rabia güldü. — Osman’a senin başına geleni anlatsana, Amca.

Sokakta kimse yoktu. Soğuk, fakat durgun bir hava. Gökyüzü damlara dokunacak kadar aşağılara inmiş. Düz, duman renginde madenî bir gök. Nerede başlıyor, nerede bitiyor? İnsanın içine ürperme veriyor

kişisel blog,takip et

8 yorum:

  1. Ben bu kitabı çocukken okumuştum ama unuttum sanırım. Yeniden okuyayım. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında bunlar en geç lise yıllarında okuyup bitirilmes gereken romanlar ancak benim gibi okumaya karşıdirenci olanlar şimdi okuyor... ,😌... Kıymetli yorumunuz için teşekkür ediyorum...

      Sil
  2. Bir dönem romanı Sinekli Bakkal. Yer yer yazarın ön yargıya düştüğü yerler olsada, bu romanı Türk Edebiyatının en önemli klasiklerinden biri olarak görüyorum. Emeğine sağlık. Bu arada, Beyda'ya verdiğin yanıta tam olarak katılmıyorum. İnsan yaşadığı tecrübe, edindigi bilgi birikimi ile yaşlandıkça daha farklı, çok yönlü okuyor klasikleri. Bende klasikleri 20 yaşımdan sonra başladım okumaya, 20 yıldır da okuyorum... Kitaplara Kaçanlar a beklerim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beyda hanım gibi çevremdeki okurlardan da benzer söylemler duyduğum için öyle yazdım... Dönem romanlarının ve klasiklerinin tadı bir başka... bugüne kadar 50 sonrası okuduğum kitap sayısı çok azdır... Siz de yorumunuzda dönem ve klasiklerin okunması ile ilgili görüşlerinizi güzel bir şekilde belirtmişsiniz... katılıyorum... Ziyaretiniz ve kıymetli yorumunuz için teşekkür ediyorum... iadeyi ziyaretlerimiz mutlaka olacaktır... :)

      Sil
  3. Sürekli ertelediğim bir yazar ve kitabıydı ama bu yıl yaptığım okuma listemde Sinekli Bakkal da bulunuyor. Gerçi hala erteliyorum, muhtemelen Aralık ayına kalacak. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Okumayanlar için bir uhde, okuyanlar için ise okumuş olmanın verdiği bir rahatlama hissi veren bir kitap... :) Yorumunuz için teşekkür ediyorum....

      Sil
  4. Ortaokulda okumuştum sanırım, beğendiğimi hatırlıyorum :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dili bakımından Ortaokul için gerçekten okunması güç sayılabilecek bir kitap... Bunun için sizi kutlarım... Benimkisi taze bir mazi gibi şimdi okumak nasip oldu... :) Kıymetli yorumunuz için teşekkür ediyorum...

      Sil

Whatsapp Button works on Mobile Device only

Yazmaya başlayın ve aramak için Enter tuşuna basın...