19.12.18

Bilek Saati


Reşat Nuri Güntekin'in Sönmüş Yıldızlar isimli eseri hakkında değil fakat, müsade buyurursanız Bilek Saati Başlıklı hikayesine atfen nacizane bir iki lakırdı neşretmek istiyorum... İncelik ta en baştan yani hikayenin ismiyle başlıyor... Reşat Nuri; Kol saati gibi kaba bir terim yerine bilek saati ismini tercih ederek eski dilin naifliğini gözler önüne seriyor... Bana öyle geliyor ki, dönemin insanlarının tavırları ziyadesiyle beyefendi, üslubu kibar ve dili daha lezzetli... Maamafih hikayeye dönecek olursam; Polis memuru bir babanın oğlunu yatiştirme adına sergilediği tavır ve sarf ettiği sözler, günümüzle kıyaslamaya ve zamanla yaşanan değişimi tahlile imkan veriyor... Hikayeyi okurken, o dönemlerde bilek saatinin ne kadar önemli bir aksesuar olduğuna şahitlik ediyoruz... Hikayede; çocukların eğitimi adına onları dövmenin, aşağılamanın, bağırıp çağırmanın, haklı bile olsalar, karşılık vermelerine müsade etmemenin önemi konularında uygulanan mobbingin mübahlığı nazar-ı merakımı celp etti.... Yine hikayemizin kahramanı olan Niyazi'nin okulda muallimden, evde babasından ve oyun oynadığı esnada arkadaşlarından yediği dayağı anlatan satırları okurken, eminim sizler de kendinizden bir şeyler bulacaksınız... Sağlıcakla kalın...

Bilek Saati


F. Celâleddin'e

O sabah, Niyazi, bahçe kapısında kunduralarını boyarken hastane bayırında oturan teyzesi Adile Hanım, oğlu Vahit ile beraber misafir geldi. Vahit, bir hafta evvel sünnet olmuştu. Bugün, annesi onu, başında nazar boncuklanyle teyzesinin elini öpmeğe getiriyordu. Huriye Hanım, Niyazi'nin sefertasına koyduğu reçeli tekrar kavanoza boşalttı:

— Artık bugün mektebe gitmezsin Niyazi, dedi. Mektepten kalmak, Niyazi'nin canına minnetti. Bahusus Vahit gibi en sevdiği arkadaşının misafir geldiği gün. Fakat ya akşam, babasından, yarın hocasından yiyeceği dayakları ne yapsın? Uzun uzun dü şündükten sonra:

— Ben, yine gideyim anne... Bana dayak yedirme nafile, dedi ve isteksiz bir tavırla çantasını koltuğuna aldı. Hep birden ısrar ettiler. Babası, mazeret tanımazdı ama nereden bilecek? Saklayıverirlerdi. Hocaya gelince, yarın annesi mektebe gider, hastaydı, yahut işi vardı diye kandırırdı.
- Sayfa sonu -
[line]Hem de yalan değil ya... Evde misafir varken sokaktan öteberiyi kim getirecek? Testiyi kim dolduracak? Mangalı kim yakacak?

Niyazi; cılız hastalıklı bir çocuktu. On bir yaşında olduğu halde yedi yaşında gibi görünürdü. Süzgün yüzü, ince sesi için çocuklar ona «Sivrisinek» derlerdi. Sivrisineğin zaman zaman mektepte falakaya yatması çocukların en büyük eğlencesiydi. Hoca, rahle üstündeki ince değneğini alarak: «Yıkın yere şu Sivrisineği!» diye bağırdığı vakit renksiz yüzünde öyle perişan bir telâş uyanır incecik sesiyle vızıldarken öyle gülünç niyaz ve dua kelimeleri bulurdu ki, bütün sınıf, bayram yerine dönerdi. Çocuklar, karınca gibi etrafına üşüşürler, küçücük vücudunu kargatulumba ederek havaya kaldırırlardı. Kimi potinlerinin bağını çözer, kimi çoraplarını çıkarırdı. Niyazi, daha yerde sürünerek gezdiği yaştan beri dayak yemeğe başlamıştı; fakat bir türlü alışamamıştı. 

Daha fenası; onu mektepten ziyade evde döverlerdi. Bütün hüsnüniyetini, bütün gayret ve icadını sarf ettiği halde bir türlü kendini dayaktan kurtaramazdı. Sokakta tecvid ezberleyerek gezmek, annesi misafirlerle masal söyleşirken yüzükoyun yere yatarak, bitmez, tükenmez karalamalar yazmak, onu nasıl mektepteki falakadan kurtaramazsa büyük adam gibi iş görmek, evin alışverişini etmek, sabahları babasının çizmelerini boyamak, hatta tahta silmek onu evde kamçı yemekten kurtaramazdı.

Hilekârlığın her şeklini öğrenmişti. Büyük adamlardan daha düzgün ve insicamlı yalan söylerdi. Yaptığı bir kabahati başkasına atmaktaki mahareti şa-yan-ı hayretti. Yalnız hırsızlık etmezdi. Çünkü evde ne kaybolsa ondan bilmek âdetti. Onun için çok kere alışveriş ederken kendi gündeliğinden para eklediği bile olurdu. Maamafih, bütün bunlara rağmen kafes gibi kuru göğsü değnek ve kamçının halecanlariyle günde birkaç nöbet sarsılırdı.
- Sayfa sonu -
[line] Babası, Çanakkale'de «Kamçı Muharrem» diye şöhret almış sert, haşin bir polis memuruydu. Sokaktakilerden tamamiyle alamadığı hıncını evde kansiyle çocuğundan alırdı. Kapının arkasında asılı duran kamçısmı eline aldığı zaman, Niyazi bir küçük köpek yavrusu gibi titremeğe başlardı.

Maamafih, Muharrem Efendi'nin dünyada Niyazi'den çok sevdiği bir mevcut yoktu. Fakat, aklı başında bir babanın vazifesi çocuğunu şımartmaktan ziyade mum gibi terbiye etmek değil midir ya? Onun için Niyazi'yi sünnet olduğu gün bile okşamamıştı. Karısı, çocuğu biraz tatlı muamele etse kızar, bağırır, Niyazi'yi odadan çıkardıktan sonra : «Yahu... Sana bin kere tembih ediyorum. Çocuğu yüzsüz edeceksin. Rahmetli babam beni adam etmek için ayaklarımdan direğe asar da öyle kamçılardı. Bak, şimdi dua ediyorum. Böyle yapmasaydı adam olur muydum?.. Baldırı çıplağın biri olur kalırdım. Ya adam olsun, ya gebersin! İnsan, çocu ğuna hiç yüz vermemeli, hak veriyor gibi görünmemeli... Velevki haklı bile olsa cevap vermeğe alıştırmamalı!...» yolunda dersler verirdi. Mektep hocası ona sokakta rastladıkça, hoşuna gitmek için tâ uzaktan : «Seninkine bugün yine öyle bir sopa çektim ki...» diye anlatmağa başlar, o da : «Hay ellerin nur olsun... Bu akşam, ben de temiz bir dayak atayım. Varol... Biz, çocuğu saye-i Resulûllahta inşallah bir şeye benzeteceğiz!» derdi.

O gün, Niyazi, çok bahtiyar oldu. Öğle yemeği yetişinceye kadar mutfakta annesine yardım etti. Sonra Vâhit'le oynamağa başladı. Vahit,
- Sayfa sonu -
[line]hediye getirilen oyuncakların bir kısmını kutuya doldurmuş, getirmişti. Bunlardan bir tanesi Niyazi'yi a ğlatacak kadar mahzun ediyordu: Küçük bir bilek saati. Niyazi, dünyada saatleri sevdiği kadar bir şeyi sevmezdi. Alışverişe gittiği zaman saatçi dükkânlarının önünde durur, derin hasretlerle saatleri seyrederdi, sünnet olacağı günü düşünürken duyduğu kederden küçük bir saate sahip olmak ümidiyle müteselli oluyordu. Fakat bir sene evvel sünnet olduğu vakit ona saat getiren olmamıştı. Yukarı odada Vahitle oynarken aklına bir şey geldi. O sabah babası, bilek saatini çiçekliğin içinde unutmuştu. Kapıyı kilitledi, büyük bir heyecan ile saati alarak bileğine bağladı. Fakat, ne yazık ki odada Vâhit'ten başka bunu gören yoktu. Nihayet mukavemet edemedi: «Haydi Vahit, seninle çınarlığa, gezmeğe gidelim, dedi, ikimiz de saatli; ne güzel olur.»

Bileğinde saatle sokakta yürürken boyunu biraz daha büyümüş zannediyor, saatini göstermek için yemişçilerin önünde durup fındık, çekirdek, kuru üzüm alıyordu. Bir zaman, çınarlıkta gezdiler. Sonra çayın birkaç gün evvelki yağmurlarla büyümüş sularını seyretmek için küçük tahta köprünün üstüne çıktılar. Suların getirdiği dal parçalarını tutmakla eğlenirlerken Kurşunlu Camide ezan okundu ğunu işittiler. Vahit, saatine baktı. Niyazi de baktı. Galiba saat durmuştu. Bileğini kulağına götürdü. İşitmek kabil değil...

O vakit saati kayış mahfazasından çıkardı. Fakat ne oldu, nasıl oldu? Saat, parmaklarının arasından kayarak suya düştü. Niyazi, kendini çaya atmak ister gibi feryad etti. Vahit koluna yapıştı:

— «Dur Niyazi, ağaç değil ki su götürsün... Bak dibinde durup duruyor. Çıkarırız...» dedi. Filhakika, saat, suyun dibinde duruyordu. Fakat bir türlü çıkarmağa imkân bulamadılar. Vahit, Niyazi'yi teselli etti: «Ağlama Niyazi. Ben, bu gece ağabeyime söylerim. O, yarın sabah erken erken gelir... Çıkarır, nereye kaybolacak buradan?» dedi. Suların cazibesine
- Sayfa sonu -
[line] kapılmış gibi duran Niyazi'yi sürüye sürüye eve götürdü.

Allahtan o gece Muharrem Efendi keyifli geldi. Fakat, aksi olacak, yemekten sonra saatin kaybolduğunu farketti. Niyazi, daha akşamdan yandaki odada yatağına girmişti. Önce, karısını istintak etti. Huriye Hanım, katî bir şey söylemiyordu. Fakat Niyazi'nin halinden şüphelenmişti. Muharrem Efendi, kamçısını eline aldığı gibi çocuğu söyleteceğinden emindi. Fakat bu gece, bir türlü bunu yapmak içinden gelmedi. Karısına yavaşça: «Sen seyret bak... Beş dakikaya kalmadan saati nasıl çıkarıyorum!» dedi. Sonra yüksek sesle devam etti:

— «Hanım, getir, ver şu kebap şişlerini bana... Aç şu mangalı... Onlar, ateşte kızadursunlar... Şimdi o çapkını yatağından çıkaracağım... Ya saati getirir, yahut da tekmil vücudunu ateşte dağlarım... Yapar mıyım yaparım... Öyle hırsız ya şayacağına gebersin daha iyi!» İçeriden boğuk bir ses geldi. Muharrem Efendi : «Gördün mü nasıl?» mânasında muzafferane başını salladı. Bir zaman daha tehditlerine devam ettikten sonra : «Gel buraya çapkın!» diye yanındaki odanın kapısını açtı. Fakat içeriye kuvvetli bir rüzgârdan başka bir şey girmedi. Yatak odası karanlık, pencere açıktı. Rüzgâr konsolun üstündeki gece kandilini söndürmüştü. Çocuk, odada yoktu. Anlaşılan pencereyi açmış, asma çardağına sarılarak bahçeye inmişti. Kadın bağırıp çağırmak istedi. Fakat Muharrem Efendi onu temin etti : «Korkma... Tehdidi işitti ya... Saati mutlaka bahçede bir yere saklamış olacak... Onu alma ğa gitti zahir...» Fakat Niyazi bahçede de yoktu. Zaten bahçe kapısı da ardına kadar açıktı. Muharrem Efendi hâlâ : «Etme be yahu, neredeyse çıkar, gelir... Nereye gidecek çapkın?» diye söyleniyordu. Fakat kendi de iyiden iyiye korkmağa başlamıştı.
- Sayfa sonu -
[line]Niyazi'yi iki saat sonra tütün kolcuları eve getirdiler... Köprüden geçerken çayın azgın suları içinde küçük bir çocuğun bağıra bağıra çırpındığını görmüşler... Aralarından biri suya girmiş, Niyazi'yi bin güçlükle ölümden kurtarmış... Çocuğu bir aba gocuğun içine sarmışlardı.

Hemen odaya ateş yaktılar, ıhlamurlar kaynattılar. Anası çamaşır değiştirirken ellerinden birinin kilit gibi kapalı olduğunu gördü... Zorlaya zorlaya yumruğunu açtılar, içinden babasının mineli küçük saati çıktı. Çok uğraştılar, dünya kadar hekim, ilâç parası verdiler... Kâr etmedi. Allah yedide verdiğini sekizde almaz. Niyazi, beş gün sonra zatürrieden vefat etti. Anasının kucağında ölürken zavallı buruşuk elini uzatmış : «Babacığım... Vurma bana... Getirdim... Getirdim saatini!» kelimeleri son sözü olmuştu.

Muharrem Efendi, şimdi emekli bir ihtiyardır. Allah başka çocuk vermemiştir. Oğlunun eski arkada şlarını gördükçe hâlâ içini çeker : «Yavrum bunların birine benzemezdi. Ömürcüğü olaydı iyi bir adam olacaktı. Son nefesinde bile itaatten ayrılmadı... Allah verdi, Allah aldı...» diye söylenir...
- SON -
[line]
Reşat Nuru Güntekin'in Sönmüş Yıldızlar isimli eserindeki Bilek Saati başlıklı hikayesini okudunuz...

kişisel blog,takip et

5 yorum:

  1. Merhaba, blogunuzu ziyarete geldim. Benim blogumu yorum ve ziyaretinizle desteklerseniz sevinirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş geldiniz... yorumunuz ve ziyaretiniz için teşekkür ederim...

      Sil
  2. Harika bir yazı olmuş, emeğinize sağlık, görsel de çok güzel olmuş bu arada..:)

    YanıtlaSil
  3. Çok teşekkür ettim... ziyaretiniz ve güzel yorumunuz için teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
  4. Cep telefonu çıkalı bilek saati çoğu kişi için kullanılmaz oldu. Yaptığınız alıntı, kitaba merak uyandırıyor.

    YanıtlaSil

Whatsapp Button works on Mobile Device only

Yazmaya başlayın ve aramak için Enter tuşuna basın...