![]() |
| Eylül 2019 / Eminönü |
Bugün yeni bir şeyler yazmalıyım... Yazacaklarım yeni olmayabilir ya da biteviye sürüp giden teraneler olabilir. İçerisinde bir tek farklı kelime, bir tek anlamlı cümle ihtiva etse ya da bir tek yaşanmışlığın duygusunu doğru izah edip hafifleme hissetsem, bu kâfi.
Nihayetinde yazılarımızı ulaştırabildiğimiz yüzlerce kârimiz maalesef yok; beşler, onlar, yirmiler, elliler... Denk gelir okursa amenna. Maksat okunmak, fakat hedef değil. Hedefim, iç dökmelerimden müteşekkil bir şeyler neşretmek. Bu son ayların bu acayip zulmü neydi bana karşı? tarzında yakınmalara da girmek istemiyorum. Melal verici hallerimi yazayım istiyorum fakat Hz. Ali; "Küçük dertleri büyüten (şikâyet eden) kimseyi, yüce Allah [celle celâluhü] büyükleri ile cezalandırır." şeklinde nasihat buyurduktan sonra, ruh elemlerimi ne cürretle yazabilirim?
Kimsenin iç âlemine karışma,
Kimseyi iç âlemine karıştırma.
Kimseye iç âlemini açma,
Gizli tut, yan ama tütme...
Diyen İbn Haldun'un buyurduğu bu öğütleri nasıl göz ardı edip hislerimi pazar ederim?
"Her şey bitti mi? Zannetmem... Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmamız lazım." diyen Sabahattin Ali gibi bir düşünce ârız oldu zihnime. Yine "Bir şeyler hâlâ mümkün ama artık mühim değil." diyen Yunus Emre Gökçe gibi boşvermişlik mi var üzerimde?
Ben yine de; "İpe sapa gelmez hayaller kuracağım. Ama bunlar olmazmış, varsın olmasın." diyen Turgut Uyar gibi, beni besleyecek ve manen de olsa mutlu edecek hayaller âleminde yaşamaya devam edeceğim. Hiç hayal kırıklığına uğramamış olanlar, hiç ümit beslememiş olanlardır, demiş şair. Tahayyül kırıklıklarımız bizi halay gibi her yere götürür.
Her halini anlatan değersizleşir.
Herkese güvenen yolda kalır.
Her sırrını açığa vuran yalnızlaşır.
Her meziyetini ortaya döken tükenir.
Her bildiğini söyleyen cahil addedilir.
Diyen Farabi'nin bu sözleri üzerine ben ne yazabilirim ki... Her halini anlatan değersizleşiyorsa, bize de tevekkül etmek düşer. Ki bu, beni yazmaya iten yegâne itici güçtü. Kapatıyoruz, paydos mu diyeceğim?
“Gez ve kimseye söyleme; gerçek bir aşk hikâyesi yaşa, kimseye söyleme. Mutlu ol, kimseye söyleme; insanlar güzel şeyleri mahveder.” Diyen Halil Cibran'ın bu nasihatlerini nereye koyayım... Hayır, Halil Cibran'a hak verecek olursam, Susmuş isimli bir film karakteri vardı; onun gibi olmalı, bir sandalyeye oturmalı, dinlemeli, gözlemlemeli ve gülümsemeliyim. Şu da bir gerçek ki insanlar güzel şeyleri mahveder. Kafam karıştı... Yazdıklarımı tekrar okuyup bunlardan bir cacık olur mu diye bakıp karar vermeliyim. Yazmalı mıyım, anlatmalı mı? Gerçek dışı olaylar diye tabir ettiğimiz ütopik şeyler mi karalamalıyım? Ya da olmasını istediğim güzel şeyleri mi kınamalıyım (başıma gelsin kınadıklarım)? Ya da ben; "Ben çayımı içtikten sonra dünyanın canı cehenneme!" diyen Dostoyevski gibi çay mı içeyim?
"Mutsuzluğu seviyor, ondan besleniyor, onunla gaza geliyor, kendimizi iyi hissediyoruz. Mutlu insanları iğnelemeyi, yok etmeyi seviyoruz." Demiş Ayşe Özyılmazel... Öyleyse sevdiğimiz şeylerden beslenmeyi bırakıp, kendimizi iyi hissedecek başka duygular icat etmemiz gerekiyor.
Hiç kimsenin ilgisine ihtiyaç duymadığın gün, olgunlaşırsın. Hiç kimseden beklentiye girmediğin gün, yara almazsın. Hiç kimseye bağımlı kalmazsan kazanırsın. — Osho
Bol iktibaslı, susmayı öğütleyen, yaşadıklarımızı kendimize saklamamız lazım geldiğini buyuran bir içerik oldu sanırım. Biraz da dağınık... Olsun du... Hazineler dağınık (bataklık) yerlerin içinde bulunur, diye de bir söz işitmişliğim mi vardı da böyle söyledim şimdi? Bilmiyorum... Fakat sanki "dağınıktık da daha mutluyduk" mealinde bir şeyler kalmıştı beynimin çeperlerinde. Sıkıntı ve musibet günahlarımıza kefaret olur inşallah. Sağlıcakla kalınız efendim.



Bu sıralarda evet enerji sömüren insan dolu etrafımız ama ben yine de mutluluğun da paylaştıkça çoğaldığına inananlardanım...
YanıtlaSilSevgiyle...
İnşallah... Güzel şeylere olan inancımız fasılasız sürüp gider... kıymetli yorumunuz için teşekkür edeyorum... Selâm, sevgi ve muhabbetle kalınız...
Sil