14.7.16

Okudum, Boşluk, Ahmed Günbay Yıldız


Az sonra sükûta kavuştu ve Cihan, önce sakin bir sesle başladı:
“Konferansımızın konusu, asrın içine düştüğü hastalıktır. Yani; Boşluk... Sizlere asrın saplandığı bataktan, gayesizliğe sürüklenen insanlıktan, söz edeceğim. Medeniyet diye medeniyetsizliğin, edebiyat diye edepsizliğin hükümran olduğu zamandan... Müstehcen afişlerin bayraklaştığı, sapıklığın kol gezdiği cemiyetten. Asrın, hasta insanların ilâç diye zehrin, fikir diye afyonun sunulduğu çağdan söz edeceğim... Büyük bir yanlıştan, acı bir sondan haber vereceğim. Ve en önemlisi gençlikten söz açacağım.

Bizdeki gençlik, varlığına bir kudret isnad olunan ve birçok zavallıların tapınmak ihtiyacıyla önünde diz çöktüğü ve harikalar yapmasını niyaz ettiği alçıdan heykellere benzer... Bu heykellerin süslü, lâkin kof ve kırık olduğunu söylemekten çekinmeyelim. Din gençlikte iflas etti. İçtimai esasların baştanbaşa kuvvet aldığı, dinin hükümran olmadığı bu varlıklarda, cemiyete faydalı olabilecek hasletlerin kaynağı da kurumuştur...”


Kalabalığın içinden önce homurdanmalar başladı. Sonra içten içten kaynaşmalar... Ne var ki kitleyi, inisiyatifi altına alan bir grup, hâdiselere meydan vermiyordu... Cihan, etrafını dikkatle süzdükten sonra kaldığı yerden devam etti:

“Mensup olduğu cemiyette, ailesine ve muhitine bağlı olmayan bir gençlik, tam manasıyla hodkâmdır, bencildir.

Eğer din bağı ile birlikte İlmî bir terbiye usulü denense, milliyet, vatan fikrini, makbul karakterler kursaydı, yıkılan temellerin yerine bir yenisi yapılsaydı, gençlik sarp bir kale olur, bütün fitnelerden benliğini korurdu...
Ne yazık ki bazı gençler inançsız oldukları için, memlekete hizmet yolunda, hainlerle aynı safta bulunduklarının farkında bile değillerdir...”

Emniyet, şiddetli bir kargaşalığı bastırmak için uğraşırken, Cihan, sözlerine ara vermek istemedi:

“Manevi bağları koparılan bir gençlik elbette kendisini küçümser. Memleketin ne ahlâkını, ne de adaletini beğenir. Ne yazık ki kendi uygulamak istediği ahlâk ve adaleti tam olarak bilmemektedir. Öğrendiği gayet adi birtakım mevzuu ve tavırları taklitten daha ileri geçememektedir... Bilmezler ki yaşamak arzusunda bulunduğumuz bu ülkede halkın dinine ve inancına hürmet etmezsek, bize kimse katılmaz... Ve yalnız çürük bir cemiyet halinde kalmaya mahkûm oluruz...


Size, dünyayı hüsrana götüren doktrinden söz edeyim... İçimize bir kurt gibi giren felsefeden... İşte gaflet uykusuna yatanlar, ülkemize bu düzeni getirmek ister... Marks’ı ister...
Marks için mülkiyet yoktur... Marks için din bir afyondur. Marks için aile kadını hastalıklı bir süstür... Marks için evlat sevgisi mevcut değildir... Her şeyden evvel cemiyetleri karıştırmak için, dinin tenkidinden başlamalıydı. “Dini insan yaratmıştır. Din, insanı değil” diyordu. Dinin imha edilmesi halkın gerçek saadetinin icabıdır. Dinin tenkidi, din yüzünden akan göz yaşlarının doldurduğu bir vadide yeşeren bir filiz olmalıdır...
İşte bu zihniyete kanıp bizi hüsrana götüren zihniyete alkış tutuyoruz... Ey asil milletimin asil evlatları... Sizlere sesleniyorum... Bizler birbirimize düşersek bundan kimler faydalanır?.. Birbirimize kurşun sıkarsak, yaralarımızı kim saracak?


İktisat türküsü söylerken içi karışık milletlerin kalkınmasının hayalden ileri gidemeyeceğini düşünmeliyiz... Bünyeye, aksi tesiri olan ilaçlar sokulursa, ızdıraplar artar...”
Yeni bir kargaşalık birkaç kişinin karakucak dışarı atılışı ile önlenebildi...

Cihan, üzüntülü olarak devam etti:

“Eksiklerimiz, hatalarımız yok mudur? Kim demiş...
Bilelim ki Hakka niyet olan düşünce, hakkaniyetsizlerin bataklığına saplanırsa, harplerin en şerefsizi kazanılabilir...
Mananın maddeye, müdafaanın düşmana ön verişi, ölçüsüz ve mantık dışı iyimserliklerle mümkündür... Bütün imanlı ordular, bu şartlar altında katledilebilmiştir... Tarih, bize “Uyan!” diye haykırıyor...
Bir öğretmenin dinsiz oluşu mana ifade etmez... Öğretmenin talebesine dinsizliği telkin etmemesi şarttır...”

Kızgın sesler duvarlara şamar şamar indi:

“Yuuuuh...”
...

Kargaşalık gittikçe geçilmez oluyordu... Konferans uzadıkça fısıltılar çoğaldı, sabırlar azaldı. Cihan ortalığı sakinleştirmek için bir hikâye anlattı:
“İçinde bulunduğumuz cemiyet, rayından çıkmış bir trene benzemektedir... Adamın biri çürük tahtaları bir araya getirip
gemi yapmaya başlamış... Durumu gören aklı başında bir adam, hayretle düşündüklerini söylemiş:
‘Bu tahtalardan gemi olmaz, boş yere emek harcama.’
‘Neden?’
‘Hepsi de çürük, denize saldığın zaman küçük dalgalara çarpıp parçalanır.’
Adam alaylı alaylı gülmüş ve:
‘Biliyorum.’ demiş.
‘Öyleyse neden yapıyorsun?’
‘Maksadım orta yere bir gemi çıkartmak...’


İşte, içinde bulunduğumuz cemiyetin en güzel örneği budur. Birbirinden kopmuş, yönsüz, gayesiz bir cemiyet... Bu millet birlik ve beraberliğe susamıştır... Bu millet, tek ağızdan çıkan haykınşa susamıştır... Bu millet, milli duyguların galeyana gelişine susamıştır...

Bazı yüzlerde aldatılmışlığın üzüntüsü vardır... Zaman zaman kaybedilen kıpırdanışlar, gözü kararmış insanların varlığına işarettir. Bunlar ihaneti vatana hizmet bilecek kadar saptırılmış kimselerdir.
Ecdadını hakir görüp küfredecek kadar tarihini unutmuş biçareler... Kim için, kime hizmet ettiğini bilmeyecek kadar maceraperest...
Her şuursuz hareketin, vatanın bağrında çaresiz yaralar açtığından habersizlerdir...”

Salon önce çılgınca alkışlara, sonra yoğun kıpırdanışlara sahne oldu. Ve Cihan ıslak gözleriyle salonu seyretti... Gözüne Hicran takılmıştı... Kardeşi, yoğun düşüncelerin ardından adeta ona sesleniyordu... Hicran’ın gözlerinin içine baka baka salonu çınlattı... Cemiyete ve onun içindekilerin açık kimliğine haykırdı:


“Ben kimim? Ecdadım kim? Set çekti inkarcılar.
Sokaklara dökülmüş, mesnetsiz davacılar...
Daha ne kadar akar, isyan kaynaklı pınar,
Zonklatıyor beynimi bu cevapsız sorular.
Teslim edilmiş ruhlar, zindanın kollarına,
Âlem itekleniyor, bir muhal ortamına.
Bıçak sapla kalbime, kan çıkmaz aynı inat,
Bakmayın gülenlere, hicran dolu kâinat.”

Şahadet parmağı kız kardeşini işaretliyordu... Hicran her şeyden habersiz, ağabeyini dinlerken gözyaşı içinde uyanacağının farkında bile değildi...

“Aynı anadan doğduk, ayrı ayrı fikirler,
Kim sahip çıktı bana, kardeşlerime kimler?
Anam ağlıyor işte, babam dostlarıyla bir,
Vicdan oluklarından, durmadan akıyor kir...”

Gözleri kardeşinin üzerinde ısrar etti ve parmağı yine aynı noktayı gösteriyordu...

“Gönlüm kaynaklı ırmak, kıvrıldın yokuşlara,
İrin döktün gönlümden işlenen nakışlara.
Serpildin benliğime, nokta nokta sararak,
Boğdun öz evladını içten içten akarak...”

Babası kırıştı, isteksiz hareketlerle kımıldadı, sonra önüne baktı... Cihan susmuyordu... Konuşmaya susamıştı...
“Eğreti otundan hayatın başladığım iddia edenler, maymunu insanın dedesi zannedenler, dine afyon deyip sapıttılar iyice... Çok şükür ki biz Müslüman’ız ve Hakk’a itaat ediyoruz!..”
Dolu dolu gözleri, Hicran’la karşılaştı, sesi daha hassaslaşmıştı. Sanki bütün topluluğu unutmuş, kardeşiyle konuşuyor gibi bir hali vardı. Gözlerinden iri iri yaşlar akmaya başladı.



“Gayrimeşru yazıldı senelerdir reçeten,
Dikenlere takılmış terk ettiğin peçe’n.
Şimdi üryan gezersin, nerede giyeceğin?
Haykırmak zamanıdır yok mu söyleyeceğin?”

Hicran, ağabeyinin sözlerine daha fazla mukavemet gösteremedi. Hıçkırdı, etrafına bakındı ve geçebileceği yolu bulup kalabalığın arasından sızdı. Lâkin Cihan, kardeşinin arkasından baka baka devam ediyordu. Ve heyecan dalga dalga kabardı.

“Hak gösterdi bâtılı sana, ehliyetsizler,
Milliyetçi rolünde şimdi milliyetsizler.
İyi çalış dersine her gün imtihandasın,
Altında bu yerin, çift kapılı handasın.
Gideceksin yol budur, ister dur ister yürü,
Ölmek, yok olmak değil, makber mahşere köprü.
Bildiriyor Yaratan, Kur’an dünyada rehber,
‘Hak yol İslâm’ diyordu, giden en son peygamber.
Aslını inkârdasın, unuttun hak olanı,
Uyan gizli emeller süpürüyor kalanı.
Boşaltıyor gövdene, yılan zehirlerini,
Dön artık benliğine, öperim ellerini.”

Cihan, konferansı bitirmek zorunda kalmıştı. Arka kısımlardaki kaynaşmalar son haddini almadan her şey tamamlanmış olmalıydı.

...


Savcı, görevini bitirip doğrulurken elinde kan lekeli bir kâğıt parçası vardı... Göz gezdirip sordu:
“Şahin kim?”
Tûba, Şahin’in elini kaldırmakla tanıtmış oluyordu. Savcı, büyük bir üzüntünün tesiri ile kağıdı uzatırken:
“Siz?” diye sordu.
“Annesi...”

“Oğluna yazdığı birkaç mısra, buyurun...”

Reis, daha önce merakla elini uzatıp, kağıdı aldı... Okudukça gözlerinden yaşlar sızıyordu... Yamndakilerin duyacağı bir mırıldanışla satırlara olan merakını yenmek istedi. Şahin o alnından kanlar sızan Şahin, dikkat kesildi.


Yavrucağım diyordu babası. Anladı...
Hep gönlüm kanıyor göğe baktıkça,
Toprak ses veriyor adım attıkça,
Şahitlerin sesi dalgalandıkça,
Üzüntüm sevince eş, yavrucağım.
Zaman deli rüzgâr, hayat başta taç Karıştı tellerin yürüdükçe aç.
Bahçeler tarumar rahmete muhtaç Gönüller susadı, su yavrucağım...
Sana garez etti senden büyükler,
Çağ değişti deyip çıktı hödükler,
Sırtını bekliyor tükenmez yükler,
Miras kaldı sana, çek yavrucağım.
Bilmedik ne lazım, sana verecek?
Bu kör zihniyetin çilesini çek!
Perde arkasına çekildi gerçek,
Dal yaralı, ümit kök yavrucağım.
İlmi tezgahında bilerek doku,
Sana rehber olan kitabı oku!
Bülbülün aşkıdır güldeki koku...
Diken onlar için hiç, yavrucağım...
Hayat muammadır yitiren arar,
Zulmün köprüsünden yürü bıkar ar.
Zindan geceleri ışıkları kovar,
Kovar merak etme sen yavrucağım...

kişisel blog,takip et

Yorum Gönder

Whatsapp Button works on Mobile Device only

Yazmaya başlayın ve aramak için Enter tuşuna basın...