9 Ekim 2016

Yaprak Dökümü


...

E vin adı artık (cehennem) olmuştu. Onlar da genç değil miydiler? İnsan içine çıkmak, sosyetelere girmek, dansetmek istemezler miydi? Gençlikleri geçiyor sayılırdı. Bu gidişle sonları ne olacaktı? Babaları kendileri için bir şey hazırlamış mıydı? Ev, delik deşik bir gemi gibi, günden güne batıyordu. Böyle zamanlarda herkese başının çaresine bakmak hakkı neden verilmiyordu?
Üstlerindeki baskıyı kaldırmak zamanı gelmiş de geçiyordu. Kendi başlarına bırakılırlarsa belki birer hayırlı koca bulur, canlarını kurtarırlardı. Böyle zamanda kimin kapısını çalıp Evlenecek kızınız var mı? diye soruyorlardı?

Ali Rıza Bey'deki Fikret'i yanlış terbiye ettim fikri de artık değişmişti. Her şey gibi çocukların terbiyesine verilen emek de boş bir gayretti. Kanların mayasında, doğuşta ne varsa vakti, saati geldiği gibi meydana çıkıyor, hiç bir şey onu değiştiremiyordu...



Ali Rıza Bey, bir zaman şaşkın şaşkın çarpışmış, çocuklarının hepsine ayrı ayrı anlatmağa çalışmıştı ki bu düğün bildikleri gibi ferahlı ve iftiharlı bir düğün değildi. Nasılsa olmuş bir felaketin tamiridir; kendilerine düşen şey bu ayıbı davul zurna ile aleme ilan etmekten ziyade mümkün olduğu kadar sessiz, sedasız geçiştirmektir.



İhtiyar adam, bir gün şaşkınlıktan Ayşe'yi karşısına almış, bu on bir yaşındaki bebeğe saatlerce para hesapları yapmış, bakkal defterleri, senetler, kağıtlar göstermişti.

Fakat, artık, çocuklar, saygıyı da kaldırmışlardı. Şimdi, onların hepsi birer küçük Hayriye Hanım'dı. Kızdıkları zaman tıpkı annelerinin çehresine benzeyen yüzleriyle bağırışıyorlardı: Bir doğruluktur tutturdun. Bizi düşünmedin. Dilenci çocuklarından beter ettin. Herkes, çocuklarının bir dediğini iki etmezken kardeşimizin düğününde bizi hizmetçi gibi gezdirmeye nasıl razı olacaksın?

Ali Rıza Bey, filozof adamdı. İnsan olanın başına her şeyin gelebileceğine ihtimal verirdi. Fakat, doğruluk ve namusunun bir gün, çocukları tarafından bir büyük ayıp, affedilmez bir kabahat gibi başına kakılacağını hiç aklına getirmemişti.



Ali Rıza Bey, bu iltifatları hayra yormadı. Karısının bu geceki sinsi sinsi etrafında dolaşması, her zamanki sertliğe, aksiliğe mukabil yaltaklanırcasına bir tatlılık göstermesi beyhude olmayaydı. Aklına vaktiyle iyi zamanlarda kullandıkları hizmetçiler geliyordu. Hayriye Hanım, bu kadınları mütemadiyen azarlar, hırpalardı. Derken bir gece birdenbire muamele değiştirirdi. Bir yumuşaklık, bir iltifat, bir nezaket... Hizmetçi o gece adeta hatırlı bir misafir muamelesi görürdü. Hakikaten de öyleydi... Çünkü ertesi sabah mutlaka bohçasını eline verip evden kovmaya karar verilmiş bulunuyordu.

Ali Rıza Bey, öyle anlıyordu ki bu gece kendisinden büyük bir fedakarlık istenecektir.



İhtiyar baba, bu kanaatine rağmen bazı sükun ve ümit saatlerinde Necla ve Leyla'yı karşısına alır, bütün yüreğini yakan şeyleri onlara anlatmaya başlardı. Ah, bu çocuklara bir parça kendini anlatmak mümkün olsaydı! Yazık ki buna bir çare yoktu. Ne kadar bağırsa sesini onlara işittirmeye muvaffak olamayacaktı. El ile dokunulacak kadar yakın görünen bu başlar kendisine yıldızlardan daha uzak yabancı dünyalardır.



“İnsanın saadetini çocuklarından beklemesi ne boş hayalmiş, ya Rabbi! Yüreklerimizin yapılış tarzı itibarıyla buna imkân yok. Çocukarımızın hepsini mesut etmeye kudretimiz de olsa, elbette birinden birinin saadeti bir cihetten aksayacak ya... O mesutları derhal unutacağız. Evlatlarımız içinde hangisi bedbahtsa yalnız onun sesini duyup ağlayacağız. Evet, çocuktan, evlattan saadet, çok boş bir hayaldir.”



“- Çocuklarının arasında en çok bana güveniyordun. Hâlbuki en büyük tekmeyi benden yedin, zavallı babacığım. İhtiyar günlerinde sana yardım etmeyi ne kadar isterdim. Yazık ki olmadı. Bir kere nasılsa ayağım kaydı; bir daha kendimi toparlayamadım. (…)İnanır mısın baba? Hiçbir şeyin farkında değil gibi göründüğüm halde her pisliği görüyordum. Kendi kendime ne lanetler ediyordum, bilemezsin…” (s.97)



— Ben, bu evden bir hizmetçi gibi çıkıyorum... Teşrifata lüzum yok, dedi.
— Yaşasın senin gibi baba. İnsan fazilet ve doğruluğu sayesinde çocuklarını bu derece mesut eder de nasıl gülmez? diye bağırmıştı. Bu sözler, ihtiyar adama o kadar dokunmuştu ki ayaklarına inme inmiş gibi merdivenin basamağına çöküvermiş, elindeki testereyi yere düşürmüştü.



Bu testere, bu fasılasız ve amansız karakışta Ali Rıza Bey’in en büyük yardımcısı olmuştu. Pek soğuk günlerde sarıp sarmalanarak dışarıya çıkar, bahçedeki ağaçları keserek odun yapardı. Ne yapsın? İnsanın malına hükmü geçerdi. Varsın yaz geldiği zaman o, bahçesinde gölge verecek ağaç bulamasın. Gerçi senelerce uğraşarak eliyle yetiştirdiği bu ağaçlar da onun gözünde bir nev’i evlat demekti ama ne kadar olsa ötekilere benzemezdi.




Her şey gibi sevmek de parası, vakti , az çok rahatı olan insanlara mahsus bir imtiyazmış...



Ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkan yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım. O kanaatle öleceğim...



Çirkin bir kalbin içine uyanık bir ruh koymak niçin..? Beğenilmediğini, her yerde, her şeyde ihmal edildiğini daha çabuk fark etsin diye mi..? Çirkinin ağzındaki güzel söz, acizin ağzındaki haklı söz kadar faydasız bir şeydi...



Galip insanlar için iyi ve merhametli olmak ne kolay ve şık bir jesttir...



Mademki pek beyinsiz, eşek gibi olmadığını iddia ediyorsun, elini, kolunu bağlayan yok ya? Dilenci gibi boş yere sızlanacağına sende talihini bir tecrube et... Muvaffak olursan ne ala... Olmazsan, 'Ne yapalım; elimizden geleni yaptık ama olmadı' der. Kabahati kör talihe yükler geçersin...



Kendi etinden ve kalbinden bir parça demek olan bir insanı ümit ve şerefin mezarı demek olan bir hapishanede bırakmıştı.




“İsterdi ki elinden çıkacak iş sade kanuna değil, teamüle, insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur olsun…” age S.12



“Ali Rıza Bey’e gelince o artık evinde bir bostan korkuluğu mevkiine düşmeye başladığını gayet iyi görüyordu.” Age,S.58



“Ali Rıza Bey bu saatlerde kızlarını kurbanlık koyunlar gibi görür; içi kan ağlardı” Age,S.61



“-Hâşâ… Nerede benim eski ağırbaşlı melek karım, nerde sen?... Sen onun attığı tırnak bile olamazsın. Düşündüğümü saklamakta ne fayda var? Sen iğrenç bir insan oldun Hayriye, iğrenç bir insan…”



“Ali Rıza Bey’in her zaman tekrar ettiği üzere zavallılar hissiz, haysiyetsiz, Çingene gibi mahluklar olmuşlardı.” Age,S.103



“-Ne yapalım, diyordu, burada hiç olmazsa doya doya uyuyor, eski yorgunluklarının acısını çıkarıyor… Evdeki gibi “para!” diye boğazına sarılan yok, ayakta duracak halde değilken, “Haydi düş önümüze… Sosyeteye, dansa gidiyoruz” diye zorlayan yok.“ Age,S.115 Ali Rıza Bey’in hapisteki oğlu için düşündükleri, durumu kabullenmeye yönelik yorumları.



“Ali Rıza Bey’i hafif bir nüzul örselemişti. O geceden sonra çenesi biraz yana çarpıldı. Dili belli belirsiz peltekleşti. Yürürken sol ayağını hafifçe sürümeye başladı. Mamafih kendisi bunun farkında görünmüyordu. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içinde idi.” Age,S.145

Yorum Gönder

Whatsapp Button works on Mobile Device only

Yazmaya başlayın ve aramak için Enter tuşuna basın...